Haberbizde.Net

Güncel Haber Son Dakika Haberler

Burjuvazinin zenginliği paradan mı ibaret?

Burjuvazinin zenginliği paradan mı ibaret? 1

Epos Yayınları’ndan Hande Turan Abadan’ın çevirisiyle çıkan Burjuvazinin Sosyolojisi’nde, burjuva egemenliğini tanımlayan unsurun, bütün topluma yansıttıkları tarihsel kültür olduğu anlatılıyor.

Burjuvazinin Sosyolojisi

Burjuvazinin Sosyolojisi, burjuvazinin gizemlerini usulünce kapatan örtünün bir köşesini kaldırarak burjuva egemenliğinin sürmesine yarayan ayrıcalıkları gösteriyor.

Kapitalizmin bitmeyen inşasını tanımlayan temeller, elbette ki “ekonomi dünyası”nda, başka sınıfları ekonomik olarak sömüren mekanizmada aranır. Ekonomik sömürü sonsuzdur ve “işte, sömürü şurada bitiyor!” diyebileceğimiz bir hudutla da işaretlenemez. Ekonomik sömürü görülür, en azından alım gücünün erişemediği “tüketim nesneleri” karşısında algılanır.

Ama kapitalizmin devamlılığını sağlayan esas öğe olan burjuva egemenliğin işleyiş biçimleri öyle kolayca fark edilemez. Egemenlik biçimleri günlük hayatlara, her günkü koşuşturmalara nüfuz etmiştir.

Monique Pinçon-Charlot ve Michel Pinçon, Burjuvazinin Sosyolojisi’nde ekonomik sömürü ve egemenlik arasında bir ayrım çizgisi çekerek, burjuvazinin sürekliliğini sağlayan temel unsurun egemenlik olduğunu vurguluyorlar. Egemenliği tanımlayan unsur ise insanlar arası ilişkide belirleyici olan burjuva sosyolojisinin bütün topluma yansıttığı tarihsel kültürdür.

“Burjuvalar zengindir. Ancak burjuvazinin zenginliği çok biçimlidir: Para, çok para, kültür, toplumsal ilişkiler ve prestijden oluşan bir karışımdır burjuvazinin zenginliği. Başkalarının toplumsal sıkıntıları ne kadar yığılmışsa burjuvazinin kültüre dayalı ayrıcalıkları da bir o kadar üst üste yığılmıştır.

Kamuoyu yoklamaları, burjuvazi ve zenginlik denince ilk akla gelen şeyin para olduğunu ortaya çıkarıyor: Zengin olmak ekonomik olarak tanımlanıyor. Ama burjuvazi sadece para ile tarif edilen zenginlikten ibaret değildir.

Burjuvazinin sosyolojik sistemi, ekonomik sermaye, toplumsal sermaye ve kültürel sermayenin toplaşmasından oluşur. Kültürel sermaye ve toplumsal sermaye paradan daha az dikkat çeker, ama burjuva kavramının ve hayatının belirlenmesine katkıda bulunan biçimlerdir. Burjuvazinin hayatta kalmasını sağlayan unsur, burjuvazinin sosyolojisiyle birlikte ilerleyen kültürdür.”

Epos Yayınları günümüz toplumunun yüz yüze olduğu sorunları konu edinen bir dizi diğer kitabı da okurla buluşturdu. Marksist sosyolog ve felsefeci Michael Löwy’nin kapitalist ekolojik felâkete radikal bir alternatifi anlattığı “Ekososyalizm”; piyasaların gerilemesiyle devletlerin güçsüzleşmesi ve küreselleşmenin yerini yerel(sel)leşmeyi bıraktığını ileri süren ve bu dönemi incelemeye alan Jacques Sapir’in “Yerel(sel)leşme” ve gazeteci Ahmet Cevdet Aşkın’ın basının “yurttaşa/vatandaşa” sunduğu haberin imal edilerek farklılaştırılan bir gerçek olduğunu göstermeyi amaçladığı “Dezenformasyon” da yayın evinden çıktı.

Ekososyalizm

Ekososyalizm düşüncesi, dünyanın farklı bölgelerinde son otuz yılda gelişen bir kolektif teoriler ve pratikler bütününü ifade ediyor.

Ekososyalist düşünceye göre, kapitalizmin para/kâr/üretim hırsıyla (metabolizmasını) paramparça ettiği doğaya sahip çıkmakta ısrarlı olan herkes –Karadenizli ya da Brezilyalı köylü, … dünyanın herhangi bir şehrindeki aktivist– bu pratikler bütününün bir parçası. Kısaca dünyevî-ekolojik parçalanmaya karşı harekete geçmiş olan herkes ya da kendi yaşadığı çevreyi korumak-savunmak adına harekete geçmiş olan herkes Ekososyalist pratikler bütününün parçasıdır.

Ama aynı zamanda “…ekososyalizm, üretkenlik yanlısı cüruflarından arındırılmış bir Marksizmin kazanımlarını kendi kazanımları haline getiren ekolojik bir eylem ve düşünce akımıdır.”

Çevreye yönelik kapitalist saldırıların katlanarak arttığı ve ekolojik dengenin giderek bozulmasının yarattığı büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Tehdit, insan türünün bile dünya üzerindeki geleceğini tehlikeye sokan bir felâket-senaryosunu tanımlıyor. Radikal değişimleri gerekli kılan bir medeniyet krizi ile karşı karşıya bulunuyoruz. Gezegen tehdit altındadır. Peki, bu tehlikeye karşı nasıl hareket etmeli, nereden başlanmalı?

Ekososyalist “radikal” alternatif, ekolojik kurtuluşa nereden başlanması gerektiğine ilişkin yerel ve genel örgütlenme modelleri öneriyor.

Ekososyalizm “ekoloji için” konuşmayı değil, harekete geçmiş olmayı ifade ediyor.

Yerel(sel)leşme

Kitap artık sonuna geldiğimiz “dünyacalaşma” ya da “küreselleşme” olgusunun haber verdiği yeni ekonomik ve siyasi döneme vurgu yapıyor. Tarih ve siyaset yeni bir sürece girmiştir. Her şeye kâdir sayılan piyasalar geri çekilmeye başlamış, güçsüz kabul edilen devletler sahneye geri dönmüştür. Bu yeni dönem dünyacalaşma ya da küreselleşme değil, yerel(sel)leşmeyi ifade etmektedir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra alıştığımız “küresel” düzen ya da “dünyacalaşma” evreni oldukça çelişkili süreçleri içermiştir.

Ancak “dünyacalaşmanın” büyük bir kriz eşliğinde “sona erdiği” bir gerçektir. Küreselleşme ya da dünyacalaşma denilen ama askerî çatışmaların tersine, geldiği yolda hiç iz bırakmadan yayılan “tatlı ticaret” efsanesi hiç “uğurlu” değildi. Dünyalaşmanın sonu, dram ve sefâletleri de beraberinde getirebilir. Küllenmiş korkular yeniden canlanıyor.

Bugünden kendini belli eden yol şöyle: İçeride ve dışarıda savaşlar artacak, öyle ki bu savaşlar, finansal küreselleşmede olduğu kadar metalaşan küreselleşme konularında da gereğinden fazla ileri gidilmesinin neden olduğu felâketten de daha beter olacak. Ya “dünyacalaşmanın sonu” savaş zamanlarına geri dönüşün habercisiyse? Ya Libya, Arap Yarımadası, Irak, Suriye’de devam ettirilen savaşlar Batı’ya da yayılacak bir savaşın habercisiyse?

Bu kitap “küresel” düzen ya da “dünyacalaşma” olgusunun asıl yapısı hakkında bazı gerçekleri yeniden ortaya koymak arzusundadır.
Dünyacalaşma biriciktir, önemi inkâr edilemez dinî ve kültürel boyutları da kapsar. Ancak bu kitapta sadece iki yön, metalaşmış olan küreselleşme ile finansal küreselleşme süreçleri, Çin-Rusya-ABD etkenleri, emek süreçleri ve Avrupa Birliği’nin (avro para birimi ve avro bölgesinin) geleceği çerçevesinde incelenmektedir.

Dezenformasyon

Bilgi, basının bize gösterdiği-sunduğu haberdeki gibi midir?
Basın gerçekleri yalanlardan ayırt edebileceğimiz bilgiye aracılık eder mi?
Ya da basın, “yurttaşın/vatandaşın” doğru bilgiye erişme özgürlüğüne aracılık eder mi?

Gazeteci A. Cevdet Aşkın’ın çalışması basının “yurttaşa/vatandaşa” sunduğu haberin imal edilerek farklılaştırılan bir gerçek olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Okuyucu, dinleyici veya izleyiciye haber olarak aktarılan gerçeklik, muhabirle başlayıp, yazı işleri müdürüne ve hatta genel yayın yönetmenine dek uzanan müdahaleler silsilesine maruz kalarak inşa edilen gerçekliktir.

Ancak inşa edilen bu gerçeklik zeminini ana akım medyanın sermaye yapıları-hükümetlerle kurduğu güçlü ilişkiler tayin eder. Bu ilişkilerin egemen çevrelerin çıkarlarını gözeten müdahalelere dönüşmesi, yapılan yayıncılığın kamunun gerçekleri bilme hakkını ihlal etmesine/dezenformasyona yol açar.

Bu çalışma küresel ve yerel boyutlarda özellikle son 20 yılda gerçekleşen dünya halkları için ağır sonuçları olan dezenformasyon süreçlerini ele almaktadır.

Yerel boyuttaki dezenformasyona ilişkin özgün bir örnek olarak 2013 yılının ilk haftasından itibaren Kürt sorununun çözümüne dönük başlatıldığı ilân edilen “Çözüm Süreci” incelenmektedir.

“Dezenformasyon devletin ve egemenlerin bir durumu saklamaktan çok gerçeği ideolojiler sayesinde göstere göstere örtmesidir. Böylece devletin ve egemenlerin örttüğü suçlar/gerçekler, gerçeğin ta kendisi haline gelir.”