Argento usulü ‘Bebekler Vadisi’

Argento usulü ‘Bebekler Vadisi’

Refn’in modellerin dünyasını şık, plastik, pespaye, hipnotik ve kanlı bir kabusa sürüklediği filmi… Argento usulü “Bebekler Vadisi”, “Eaten Alive!”-“Mulholland Çıkmazı” kırması bir füzyon, korku-gerilim referanslarıyla sarhoş edecek bir parti seansı, beyazın gözleri kör edebildiği saykodelik bir fotoğraf çekimi ya da ‘neon ışığı’nın keskinliğinden beslenen yapma mankenler galerisi… Geçen hafta dünya prömiyerinde izlediğim “The Neon Demon”, bu sene 69. Cannes Film Festivali’nin en büyük haksızlığa uğrayan filmi oldu. Yuhalandığına ve ödül almadığına bakmayın, kısa sürede külte dönüşerek kendini kanıtlayacaktır.

Los Angeles’ın ve Hollywood’un filmlere sadece ışıltılı taraflarıyla malzeme edilmediği bilinir. Bu konuda sinema tarihinin görmezden gelinen klasiklerinden, Mark Robson imzalı “Bebekler Vadisi”nden (“Valley of the Dolls”, 1967) David Lynch’in “Muholland Çıkmazı”na (“Mulholland Dr.”, 2001) uzanan bir çerçevede örnekler verilebilir. Nicolas Winding Refn, zamanla sinemasını plastikleştiren bir yönetmen. İşin içine kabusları, hipnozu, gerçeküstücülüğü, renkleri sokarak farklı sonuçların peşine düşüyor.

CAMP BİR LOS ANGELES KABUSU

“The Neon Demon”da (2016) bu gayenin şık bir dışavurumunu görüyoruz. Tayland suç filmlerine saygı duruşunda bulunan “Sadece Tanrı Affeder” (“Only God Forgives”, 2013) kadar kişisel bir iş… Ama ondan daha yüksek bir prodüksiyon kalitesine, özene, entelektüel bilince ve coşkuya sahip. Sanki açılış sekansıyla Argento’nun en camp (bilinçli bayağılık estetiği) ve stilize renkli filmlerine adım atıyor Refn (belki “Inferno”, belki “Suspiria”). Onun Bava’dan etkilendiğini bildiği taptaze görsel yapılarına eklenen elektronik müzikle de seyirciyi şaşkına çeviriyor.

Bunun devamında bizi Elle Fanning, Christina Hendricks ile Bella Heathcote’un başı çektiği bir modeller grubuyla yüzleştiriyor. Los Angeles’ın sırtlarında bir eve konumlanan ‘iş sektörü’ aslında kulisi de, hazırlanma aşamasını da, partiyi de, fotoğraf çekimini de içselleştiren yapay bir dünyaya açılıyor. Bunun adını Los Angeles kabusu ya da cehennemi koymak mümkün…

KULİS, FOTOĞRAF ÇEKİMİ YA DA PARTİ ESTETİĞİ

Refn, buna istinaden açılış sekansında da anlaşılacağı üzere kameranın genelde müzikle dans ederken, karaltılardan, renk filtrelerinden ve pespaye yapım tasarımından beslenen yabancılaştırma şevkini doğrudan hissettiriyor. “The Neon Demon” da bu girizgahtan sonra, kendini yavaş yavaş uyuşturucuya veren üç oyuncunun izini süren “Bebekler Vadisi”nin daha kanlı bir açılımına ulaşıyor. Oradaki ciddiyet yok burada.

Aksine içeriye Bava, Argento, Lynch ve Jodorowsky kafası en uçuk halleriyle girebiliyor. Ama sahneleri kadın görüntü yönetmeni Natasha Braier’in katkısıyla ‘kulis’, ‘fotoğraf çekimi’ ya da ‘parti’ estetiği olarak planlarken, B-tipi öğeleri kullanmaktan gocunmayan bir çılgınlık var. Refn, inatla kötü ve yapma oyunculuklar kullanıyor. Reeves’i ve Glusman’ı bu sebeple tercih etmiş. Bunları zamanla bir korku-gerilim motivasyonuna dönüştürüyor. İlk dönemindeki ve önceki işlerindeki gore oranının asgariye indirip erotizme odaklanıyor ve çerçevenin içinde olanlara bakıyor.

‘NEON IŞIĞI’ YAPAYLIĞI BESLİYOR

Neon ışığının sürekli içeri sızdığı bu sebeple de gerçek renkleri devre dışı bıraktığı ‘yansıma’ ezberi görsel dokuyu çekici hale getiriyor. Gözümüze vuran bu ışığın sebebi sanki fotoğraf çekimlerinin yarattığı psikolojik etkiye ya da yapay güzellik arayışına camp bir estetik bulma arzusu… İşitsel yapının neredeyse müzikten ibaret olması da bu tercihi destekliyor.

Bunun arkasından ise “Leopar Adam” (“The Leopard Man”, 1943), “Eaten Alive!” (1980) gibi filmlerden esintiler taşıyan korku referansları açığa çıkıyor. 60’lı, 70’li yılların İtalyan korku filmlerini geri getirme arzusu var. Hélène Cattet-Bruno Forzani ikilisinin tavizliğiyle (bkz. “Amer”) değil elbette. Cliff Martinez’in Hitchcock filmlerinin ezgileri ile elektronik müziği birleştiren eklektik şarkıları, seyirciyi havaya sokuyor.

Refn, David Lynch etkili “Korku X”le (“Fear X”, 2003) beraber en iyi filmi “Sürücü” (“Drive”, 2011) ile adım attığı plastik döneminde vukuatlarını sürdürüyor. Seviye olarak “Cennetin Kapısında”nın (“Valhalla Rising”, 2009) yamacında duruyor. Daha plastik, daha saykodelik, daha yıldırıcı hale geliyor. Yapma mankenler galerisine odaklanırken, sanat yönetiminin renklerini de ‘sahneye çıkma platformu’na malzeme etmek istiyor.

MODA DERGİLERİ, CEHENNEM VE RÜYA

Cehenneme giriş planı olarak devreye giren eserin, ‘Neon Şeytan’ı açığa çıkardıktan sonra son bölümünde moda dergilerden kopmuş bir estetiğe geçiş yaptığı görülebiliyor. Bu durum sayesinde de yönetmenin diskoya, kulise ve fotoğraf çekimine özenme, popüler kültüre referans bırakma arzusu açığa çıkıyor.

Yamyam filmlerine stilize, cesur ve tartışmalı bir armağan “The Neon Demon”. İçselleştirilmiş bir Los Angeles kabusu gibi… Karl Glusman, “Aşk”tan (“Love”, 2015) sonra bir kez daha filmi bayağılığa sürüklüyor. Elle Fanning’in, Jena Malone’un cesareti ise hep hatırlanacak…

“Stepford Kadınları” (“The Stepford Wives”, 1975) ile “Bebekler Vadisi”ni Bava-Argento tipinde birleştirme arzusu rüyalarımızda yer edecek. Moda dünyasıyla ilgili sıradan filmlerin pabucunu dama atıyor Refn. Belki de bu konuda Fassbinder’in “Petra Von Kant’ın Gözyaşları”ndan (“Die Bitteren Tränen der Petra Von Kant”, 1972) bu yana gördüğümüz en iddialı estetik tanımlarından birine imza atıyor. Bonello’nun “Saint Laurent”ı (2014) ile çekişir.

FİLMİN NOTU: 7.4

Künye:

The Neon Demon

Yönetmen: Nicolas Winding Refn

Oyuncular: Elle Fanning, Christina Hendricks, Jena Malone, Bella Heathcote, Keanu Reeves, Karl Glusman

Süre: 110 dk.

Yapım yılı: 2016

Bir cevap yazın